Engelleri Aşmak: Hak Verilmez, Alınır!
Eğitim, bir insanın hayat yolculuğundaki ilk ve en önemli basamağıdır. Ancak bu basamakları tırmanırken herkesin karşısına çıkan engeller aynı değildir. Ben, %90 görme engelli bir birey olarak sadece günlük yaşantımda değil, eğitim hayatımın her kademesinde akademik ve sistemsel pek çok zorlukla mücadele etmek durumunda kaldım.
Lise Yılları ve İlk Çözüm Arayışları
Bu zorlukların ayak seslerini ilk kez lise yıllarımda duymaya başladım. Derslerde tahtayı görebilmek adına en ön sırada oturmama rağmen, bu basit adım ne yazık ki sorunu çözmeye yetmedi. Kendi çözüm yolumu kendim üreterek öğretmenlerimden bir ricada bulundum: “Tahtaya ne yazarsanız yazın, lütfen aynı zamanda seslendirin.” Bu yöntem bir nebze yardımcı olsa da, eğitim sistemindeki köklü erişilebilirlik eksikliklerini gidermeye yetmedi.
Üniversite: Bilgi Eksikliği ve Uygulama Hataları
Yükseköğrenim hayatım da benzer engellerle devam etti. Not tutabilmem için görevlendirilen gönüllü öğrencilerin desteği, süreklilik arz etmediği için oldukça zayıf kaldı. O dönemde en büyük eksikliğim, sahip olduğum engelli haklarından ve Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) sunduğu yasal imkânlardan tam anlamıyla haberdar olmamamdı.
Sınav süreçlerinde ciddi hak ihlalleriyle karşılaştım. Oysa YÖK’ün 09.09.2011 tarihli ve B.30.0.EÖB-199/5964 sayılı kararı, görme engelli öğrencilerin sınavlarının ayrı bir ortamda, bölümün terminolojisine hâkim bir araştırma görevlisi eşliğinde ve ihtiyaç duyulan ek süre tanınarak yapılmasını açıkça hükme bağlıyordu. Ancak uygulamada diğer öğrencilerle aynı salona alındım; sadece kağıt puntom büyütüldü ve ek süre hakkım göz ardı edildi.
Görsel Engeller ve Hukuki Mücadele
Eğitim hayatımın en büyük sınavı ise şekil ağırlıklı Arap alfabesine dayalı olan Osmanlı Türkçesi ve Divan Edebiyatı dersleri oldu. Görsel materyale dayalı bu dersler, bir görme engelli için erişilebilirliği en düşük alanlardı. Üniversitenin ilgili birimleri muafiyetin imkânsız olduğunu savunarak mezuniyetimi iki yıl geciktirdi
Ancak pes etmedim. YÖK’ün 22.10.2009 tarihli ve B.30.0.EÖB.0.00.00.03-01.03/5321 sayılı kararına) dayanarak bir hukuk mücadelesi başlattım. Hazırladığım dilekçede, engel durumum nedeniyle erişemediğim derslerin yerine eş değer başka derslerin (örneğin; Türk Kadın Kültürü ve Folkloru gibi) ikame edilmesini, bu mümkün değilse muaf tutulmam gerektiğini yasal maddelerle sundum.
Kanunlarla Örülmüş Bir Savunma Hattı
Verdiğim bu mücadele sadece bir şikâyet değil, aynı zamanda hem kendim hem de benden sonra gelecek arkadaşlarım için yasal bir hatırlatmaydı. Sunduğum kapsamlı dilekçede, YÖK’ün belirlediği standartların uygulanması zorunlu haklar olduğunu şu temel noktalarla vurguladım:
- Erişilebilir Sınav Ortamı: Sınavların yüksek düzeyde aydınlatma sağlanan, dikkat dağıtmayacak şekilde sessiz ve erişilebilir ayrı salonlarda yapılması.
- Uzman Okuyucu Desteği: Sınavda bana eşlik edecek kişinin, sorulardaki kavramlara ve terminolojiye yabancı kalmaması için mutlaka kendi bölümümden bir araştırma görevlisi veya akademisyen olması.
- Materyal Uygunluğu: Sınav kağıtlarının ihtiyacıma göre 16 punto büyüklüğünde hazırlanması.
- Ek Süre: Görsel verileri işleme sürecindeki zaman kaybını telafi etmek adına, yönetmelikte yer alan ek sürenin (en az 15 dakika) mutlaka tanınması.
Güçlü Adımlar, Güçlü Yarınlar
Bu kararlı duruşum ve sunduğum yasal dayanaklar neticesinde yönetim geri adım attı. Mevzuata uygun şekilde, görme engelime uygun olmayan dersler yerine “Türk Kadın Kültürü ve Folkloru” gibi farklı dersler alarak bölümümü başarıyla bitirdim.
Yaşadığım bu süreç bana çok önemli bir gerçeği öğretti: Engelli hakları verilmez, alınır. Bugün artık daha tecrübeli ve hakları konusunda çok daha bilinçli bir bireyim. Kendi yolumuzu açmak için haklarımızı bilmek, onları savunmak ve sonuna kadar mücadele etmek hayati bir önem taşıyor. Unutmamalıyız ki; engeller, biz sustuğumuz sürece aşılmaz kalır.
Yazar: Elifnur SALTAN
